AYSUN MENTAL DAÜSSILA
“Bir şiir var. Bir kez duydum. Bir daha hiçbir kitapta rastlamadım. Kimi zaman kendimi bu şiiri tekrarlarken bulurum. Ya dizelerden birinde ya sonunda ayılırım. İşte buraya da yazıyorum. Gurbet o kadar acı –Ki ne varsa içimde –Hepsi bana yabancı –Hepsi başka biçimde – Eriyorum gitgide –Elveda her ümide –Gurbet benliğimi de –Bitirdi bir içimde – Ne arzum ne emelim –Yaralanmış bir el’im –Ben gurbette değilim –Gurbet benim içimde.
İlkokulu bitirmeme rağmen geceleri altımı ıslatıyordum. Akupunktur dâhil pek çok tedavi denendi. Sonuç vermedi. En son gittiğimiz doktor aileme, yatılı okula verilmemi önerdi. Geceleri altımı ıslatmamın eziyetini annem değil ben çekersem bedenim kendisini şartlayabilirmiş. Öyle olmadı. Yıllarca yatılı okulda altımı ıslatarak uyandım. Çoğu gece kalkıp tüm çamaşırlarımı banyonun çeşmelerinde yıkadım. Soğuk su ile duş aldım. Kimi zaman da üşenip öylece yatmaya devam ettim. Sadece ıslak çamaşırlarımı çıkartıp kurularını giydim. Koktum, nevresimler koktu, koğuş koktu. Romatizmaya yakalandım, yıllarca penisilin vuruldum. Tüm ortaokul yatılı hayatım böyle geçti. Tabii ki de pek fazla arkadaş edinemedim ya da arkadaşlarım beni arkadaş edinmedi
Aynı yatılı okulun lise kısmında devam ettim. Ergenlikle beraber geceleri altımı ıslatmam seyrekleşti. Delikanlılığımla beraber bu rahatsızlığımdan kurtuldum. Ne var ki ailemle geçirdiğim süre kadar bir süreyi, başka ailelerin oğulları ile geçirmem gerekti. Başka başka yüzler, anamın yüzü kadar benliğime işledi. Babam ne kadar direğiyse yaşantımın, yatılı okulun belleticileri de o kadar direği oldu. Kardeşlerim, arkadaşım olacak kadar büyümeden arkadaşlarım, kardeşlerim oldu. Sıra sıra beraber okuduk, yattık, uyandık. Hayat, benliğimi kaptırdığım insanlarla yaşama imkânı vermedi. Derken lise bitti. İlkokulu bitirdiğim günkü gibi, yine tüm ezberlediğim yüzleri aniden kaybettim.
Liseyi bitireceğimi hiç düşünmedim. Hayatımın sonuna kadar içime akan yüzler ve kalplerle beraber aynı koğuşta uyanacağımı zannettim. Geldiğim gurbet, anavatanım olmuştu. Anamın, babamın köyü bir başka diyardı. Üçüncü bir anavatana düşmeyi şimdi kolay kolay kabullenemiyorum. Gerçekten gurbet ne kadar da acıymış. Benim yazım; içime o güne kadar ne dolduysa o günden sonra yabancı olma, başka biçimde olma mukadderatıymış. Yüksek tahsil için İstanbul’dayım. Hiç kimseyi tanımıyorum. “Allah kerim” deyip geldim İstanbul’a. İlk yıl devletin yurtlarında kaldım. Tekrar yeni yüzlerin içime akmasına katlanamaz olmuştum. Ailem ve dostlarımın olmasına tahammül edemiyordum. Gurbetin benliksiz kıldığı, sahipsiz bir adam olmuştum Dostlara ümidim kalmadı, gitgide eriyordum. Her birinin yüzüne, bir gün hiç tanımamışım gibi kayboluverecek endişesiyle bakıyordum. Kumkapı balık halinde iş buldum. Beni aldığınız eve taşındım. Topkapı pazarından, (tıpkı benim gibi) önceden başkasının evine ait, şimdi belki ikinci belki üçüncü evinde olan eşyalarla dünyama dört duvar ördüm, çatısını kapattım.
Bir gün Beyazıt’a, fakülteme gidiyordum. Meydana bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Yağmura katlanamam. Devlet kütüphanesinin zıttında, ismini hatırlayamadığım müzenin taraçasına sığındım. Yağmur durmak bilmiyordu. Talebelere ücretsiz müzede oyalanmaya karar verdim. Elyazması Kuranlar ve hat eserleri sergileniyordu. Duvarlardan birinde boylu boyunca bir tablo vardı. Tezhiplerle süslenmiş kitabede yazılanlara, Arap harflerini bilmediğim için bir anlam veremedim. Tablonun altında bir açıklama vardı. “Hattat Müslihittin Efendi. Hilye-i Şerif.” Yani Hz. Muhammed’in görüntüsünün ve tavırlarının tasviri… Hattatlar şemail de denen bu hat eserlerini yazarak ustalık icazetini alırmış. Ustalar dışında hattatlara yazdırılmazmış. Aysun’u gördüm. Bir daha içimden çıkamayacak, benden alınamayacak, bir gün yabancı olmayacak yüzle tanıştım. Yağmurda sırılsıklam ıslanmam pahasına, Aysun’u Kocamustafapaşa’daki evime getirdim.
Sabah fakülteye, fakülteden çıkışta balık haline gidiyordum. Giderken, dönüşte Aysun’un bıraktığım yerde olacağını biliyordum. Gece geç saatte evime dönüyordum. Aysun, bıraktığım gibi beni bekliyordu. Evime bir keresinde polisler geldi. Niçin geldiklerini bilmiyorum. Evimde zorla Aysun’u aradılar. Göremediler, gittiler. Şimdi üzerimden bana ait elbiseleri çıkardınız. Yanıma hiçbir şey vermediniz. Diğer hastalar gibi tek tip bir gecelikle, beni yine yabancılaşacak insanlarla bir koğuşta yaşamaya zorladınız. Bundan şikâyet etmem. Beni, Aysun’la beraber kör kuyuya atsanız sonsuza dek orayı anavatan bilirim. Ama benden Aysun’u aldınız.”
Doktor, koltuğunun altında bana ait olduğunu anladığım, yarım kapak DMO dosyalarından biriyle geldi. Beni aldıkları geceden beri üçüncü gün… İlk kez doktoru gördüm. Odası hasta ile terapiye özgülenmiş gibi durmuyordu. Ziyadesiyle bir bürokratın odasını andırıyordu. Bir süre benimle havadan sudan sohbet etti. Sonrasında dolaptan çıkarttığı bir deste antetli boş kağıdı, açıkladığı gibi doldurmamı istedi. İstediğim kadar yazabilirmişim. Böylece, az evvel okuduğunuz gibi doldurdum. Üst antette ortalanmış “Hastanın Öyküsü”… Hemen altında parantez içerisinde “(Mümkünse Hasta Tarafından Doldurulacaktır.)” Onun altında açıklama… “Tedavide en önemli etken hastanın hastalığını kabul etmesidir.”
Doktor, yazdıklarımı bir de seslice okumamı istedi. Önce kendisi, bana seslice okudu. “Ama benden Aysun’u aldınız” deyip yazdıklarımı okumayı bitirecekti ki masasının arkasındaki komidinden, dahili telefonun sesi geldi. Telefon sesiyle karışık, son cümleyi okudu ve öykümü, masasının üzerine bırakıp telefonu kaldırdı. Sırtını hafifçe bana döndü.
Kendisine fark ettirmeden, yarım kapak dosyayı önünden almaya yeltendim. Fark etti, ama ilgisini sohbetten bana çeviremedi. Dosyayı, önümdeki sehpaya eğilerek karıştırmaya başladım. Dosyada bir kaç tane evrak vardı. Herhalde doktor, öykümü de bu dosyaya ekleyecekti. Kapağında yatay olarak ismim yazıyordu. Yarım kapağı, iki parmağımla diklettim. En alttaki evrak, karbon kağıdı ile çoğaltılmış tutanak suretiydi. Dosyaya ilk girmiş olmalı. Üzerinde, hasta yakınlarının anlatımları… İsimlerini vermeden, yalnızca bana yakınlık derecelerini belirterek ifadelerini yazmışlardı.
“Hasta, çoğu akşam evinde bağırarak (sanki) birisiyle konuşurdu. Tek kaldığını biliyoruz. Anormal olduğunu düşünecek kadar irtibatımız olmadı. Dairelerin tavanları ve zeminleri ince olduğundan, iki üç kat yukarıdaki komşulardan dahi şikâyetler geldiği olurdu. Sabahları ve geceleri girip çıkarken, bazen karşılaşırdık. Onun dışında pek görünmez. Apartmanda tanıyan, eden de yoktur. Evine giren, çıkan olduğunu da görmedik. Dört gün önce, cumartesi günü iki arkadaşı, birini kaldırdığından ya da cinayet işlediğinden şüphelendiklerini, polise gideceklerini söylediler. Biz de polise söyledik, ama kendisinden korktuğumuz için polis gelene kadar evimizden çıkmadık. O iki arkadaşı, kendisini daha iyi tanır. Bize, kaldıkları yurdun numarasını da bıraktılar. Onlarla irtibata geçerseniz daha yararlı olur. Biz kendisini pek tanımayız.”
Açıkçası, hangi komşum olduğunu anlamadım desem yalan olur. Aslında komşularımı pek tanımam. İstanbul’un apartman hayatı tam bana göre. El kadar yerde yüzlerce insan yaşar, ama kimse birbirini tanımaz. Yıllarca bu evlerden birinde kalıp bir gün göçsen, gurbet nedir tatmazsın. Bu evlere de sıla denmez. Ben memleketimde, üç sokak ötedeki komşumun kedisini tanırdım. Sizinle beraber okurken metinden duyduğum ses, ifadelerin sahibinin alt komşum olduğu intibaını edindirdi. Konuştuğu gibi yazmış olmalı. Bu ifadelerin tarihi, evimden alındığım tarihle aynı. Doktor, benimle hastaneye gelmemişti. Demek ki; arkamdan komşularımla görüşmüş, bilgi almış. Kısa olduğu için tutanakla üstteki kâğıtlar arasında kalan bu ifadeleri, öncelikle okudum. Dosyaya tutanaktan sonra girmiş olmalı.
“Fakültede aynı sınıftayız. Geçen yıl, yani birinci sınıfta, Edirnekapı Yurdu’nda aynı odada kalıyorduk. Çok soğuk ve ilgisiz olduğu için kendisiyle samimiyet kurmak birkaç ay aldı. Sonraları muhabbetimiz arttı. Koğuşa, yatmak için uğrardı. Öğleye doğru dersler bitince bizden ayrılır, gece yatış saatine kadar yurtta kendisine rastlamazdık. Sadece tüm gün gezdiğini söylerdi. Bu yılın başında yurttan ayrıldı. Kocamustafapaşa’da, kirada kalıyor. Evin giderlerini ve iaşesini karşılamak için Kumkapı’da, balık hallerinde çalışıyor. Kendisini tanıdık tanıyalı, mevzusu ne olursa olsun her sohbet esnasında gurbet üzerine bir şiir okur. Son aylarda ise sürekli olarak Aysun adında birinden bahseder oldu. Anlattıklarından Aysun’un, onun evinde kaldığı anlaşılıyordu. Kendisine Aysun’la ilgili sorular sorduğumuzda tedirginleşir, kaçamak cevaplar verirdi. Aysun’u hiç görmedik. Kız arkadaşının olması, bize çok tuhaf hatta gülünç geliyordu. Hafta sonları için arkadaşlarla sözleşirken, nezaketen davet ederdik. Yalnızca hafta sonları Aysun’la vakit geçirebildiğini söyler, bizi geri çevirirdi. Söylediğine göre, hafta içleri gece geç saatlere kadar kendisini beklermiş. Tavırları, bu geçen bir buçuk yılda, günden güne anormalleşmeye başladı. Aysun, üzerinde kesif bir etki yapmış olmalı diye düşündük. Bir hafta sonu Aysun’la beraber bize katılmasında ısrar ettik. “Aysun’un evden çıkamayacağını” söyledi. Aysun’la tanışmak istediğimizde direttik, bize katılmazsa evine geleceğimizi söyledik. Rengi hepten attı, panikledi, anladığımız kadarıyla, evine geleceğimizden korktu. Kuşkulanmamıza mahal verecek kadar tuhaf davranmasından ve Aysun’u bizden saklamasından şüphelenmeye başladık. Bir gece, mesaisinin bitmesine yakın, hem bu sebepten açıkçası bir de Aysun’u merak ettiğimizden bir arkadaşla beraber balık haline gittik. Çıkışta, Samatya üzerinden evine doğru yürürken arkasından takip ettik. Evini öğrenip ilk cumartesi, yine aynı arkadaşla kapısını çaldık. Bizi kapıda görünce aceleyle içeri kaçtı. Bir müddet bizi beklettikten sonra istemeye istemeye buyur etti. Yerindeyse, tam bir çöp evle karşılaştık. Aysun’un yalan olduğunu düşündük. Evin, salonla beraber bir odası daha vardı. Ben, kendisine belli etmeden diğer odaya girmek istedim. Fakat oda kilitlenmişti. Kapının kilitli olduğunu fark ettiğimde dona kaldım. Dehşete kapıldım. Korkudan tüylerim diken diken oldu. Aysun’u bu odaya kilitlemiş olmalıydı. Hatta Aysun’u öldürmüş olabilirdi. “Aysun’un evden çıkamayacağını” söylemişti. Normal olmadığı kanaatim, kesinleşti. Aysun bahsini hiç açmadan, arkadaşıma acil kalkmamız gerektiğini söyledim. Kapıyı üzerimize kapattıktan sonra alt komşusuna, durumu izah ettik. Polise gideceğimizi söyledik. Kendilerinin de ihbar etmelerini istedik ve telefon numaralarını not ettik. Komşularından sonra telefonla öğrendik ki; hemen arkamızdan evine polis gelmiş. Bizim ihbar ettiğimizi anlamış olmalı. Hastaneye yatırılana kadar fakülteye gitmedik. Bize zarar verebilecek kadar sapkın ve tedaviye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.”
Elbette hakkımda okuduğunuz ifadelerin sahibini tahmin edebiliyorum. Hatta biliyorum. Bahsettiği olay, bir hafta önce vaki oldu. Açıkçası, geldikleri gibi apar topar kalkmalarının sebebini anlayamamıştım. Aynı gün polislerin neden geldiğini de… Önce iki arkadaşımın baskını, sonrasında polisler, ara ara komşular uğrar oldu. Bir akşam ev sahibi, öylesine diyerek çayımı içti. Üç gün kadar önce de bu tımarhaneye kapatıldım. Tüm bunların altında onun olduğunu, nasıl anlamamışım. Söylediği gibi; geldiklerinde Aysun’u yatak odama kilitledim. Sonsuza dek benliğimde kalacak, bir gün yabancılaşmayacak, benim emelim olacak yüzü, onlara gösteremezdim. Hiç kimseye gösteremezdim. Bu ifadelerin tarihi bugüne ait… Öyle kaşelenmiş. Tutanaktan anladığım kadarıyla Bakırköy’e beni ihbar eden o değil. Kendisiyle, müşahede altında tutulmaya başladığımdan sonra irtibata geçilmiş. Ama anladığım ve anlattığı kadarıyla dinamitin fitilini yakan o…
“ Kocamustafapaşa Karakolu’nun muhaberesi üzerine, iki hasta bakıcı ve iki polis memuru ile beraber verilen adrese, saat gece 02:00 sularında, hastane ambulansı ile gidildi. Hasta, verilen adresteydi. Bir süre kendisi ile sohbet edildi ve uygun bir dille tedavi görmesi gerektiği anlatıldı. Hastaneye yatırılması için gelindiği belirtildi. Hasta, anormal bir tavır sergilemedi, gelen ekibe mukavemet etmedi. Hasta, bir polis memuru ve iki hastabakıcı nezaretinde ambulansla hastaneye götürüldü. Kalan diğer polis memuru eşliğinde, hastanın evi gezildi ve incelendi. Hastanın evi dağınık ve havasız, psikiyatrik sapmalar gösterdiği evin dizaynından anlaşılabiliyor. Temizliğe dikkat edilmemiş, bulaşıklar ve bir kısım yiyecekler küflenmiş. Evin genel görünümünden, hastanın ümitsizlik ve bunalım içerisinde yaşadığı anlaşılsa da okuduğu kitaplar bilindik eserler. Hastanın ders kitapları ve defterleri arasından teşhise yarayacak, hastaya ait notlar bulunamadı. Semptomlar “daüssıla” kanaatini kuvvetlendiriyor. Yine de teşhis konabilmesi için hasta ve yakınları ile görüşülerek ayrıntılı tetkikler yapılmalı. Yalnız, açık bulduğumuz yatak odasında, yatağının tam karşısındaki duvara yapıştırılmış, takribi bir metre eninde ve bir buçuk metre boyunda intizamsız karalanmış saman kâğıt dikkatimizi çekti. Kurşunkalemle yazıldığı için zamanla solmuş yazılar olduğu görüldü. Kâğıtta hastanın kendisine ait hissi ifadeler bulunmamakta. Kâğıdın ana gövdesinde Aysun isminde bir bayandan bahsedilmekte, kâğıttaki boşluklara farklı zamanlarda çokça eklemeler yapılmış, kâğıt tümüyle doldurulduğundan sonraki eklemeler defter yapraklarına yazılmış ve kâğıda bantlanmış. Kâğıttaki tüm yazılanlardan; Aysun isimli bayanın teferruatlı olarak tasvir edilmeye çalışıldığı anlaşılabiliyor. Daüssılanın etkisiyle, hastanın özlem duyduğu müşahhas bir kişinin tasvirlerini, sürekli olarak bu kâğıda aktarması kuvvetle muhtemel. Hasta, içine kapanık bir kişiliğe sahip olduğundan sürekli olarak düşündüğü kişinin bahsini çevresiyle paylaşamamasını telafi etmek, tatmin olmak istemiş olabilir. Tasvirlerden bahsedilen kişinin seciyesi anlaşılamıyor. Tasvirler, kişinin güzelliğini ve beden jestlerini anlatmaktan ibaret. Yine tasvirlerin rehberliğinden hastanın cinsel sapkınlığı olmadığı düşünülebilir. Zira tasvirlerdeki ifadelerin cinsel hüviyeti bulunmamakta. Polis muhaberesinde, aynı isimli şahsın evde kaldırılmış bulunduğunun, hastanın arkadaşlarınca ihbar edilmesinin üzerine gelindiği, kilitli odanın çilingir marifetiyle açıldığı, fakat bu yönde bir bulguya rastlanmadığı, sicil araştırmasında; on iki yaşından beri ailesinden ayrı yaşadığının öğrenilmesi, ihbar edenlerin anlatımları, evin ve hastanın genel görünümü sebebiyle hastanemizin bilgilendirildiği belirtiliyor. Polis, bu kâğıdı görmüş olsa da dikkatle incelememiş olmalı ki önemli bir delili gözden kaçırmış. Hasta yalnızlık, içe kapanıklık, küskünlük, hayal kırıklığı, bunalım gibi nedenlerle kendisine hayali bir sevgili yaratmış da olabilir. Kişi hakkında, hastanın yakın çevresinden bilgi alınmalı ve bu kişiye ulaşılmalı kanaatindeyim. Tedavi, hastanın bahsettiği kişi ve uzun gurbet yaşantısı çevresinde geliştirilmeli. Hastanın komşularından biri ile incelemeden sonra görüşüldü. Polisi bilgilendiren kişilerin, kendileri ile de görüştükleri ve telefon numarası bıraktıkları öğrenildi. Polisi bilgilendirenlerin hastanemize davet edilip hasta hakkındaki görüşlerinin alınmasına karar verildikten sonra hastanın meskeninden ayrılındı.”
İnanın okurken sizin gibi ben de epey zorlandım. Çok kötü bir dil. Cümlelerin pek çoğu devrik ve biri bitirilmeden bir sonrakine başlanmış. Bozuk anlatımlar da cabası… Tabiplerden nice edipler yetişmiştir oysa. Hele psikiyatri erbabı belagatini yazıya da yansıtmalı. Ama yazdığı resmi bir tutanak… Demek ki edebiyat ve resmiyet asla bağdaşamıyor. Doktor, hasta ve hastalık hakkında yazarken vazı-i kanun gibi davranmak zorunda olduğunu hissetmiş olmalı. Bir cümle içerisinde anlatılması gereken her şey hiçbir boşluğa mahal vermeden nasıl anlatılmalı, bir kelime üç kelimeyle o üç kelimenin her biri başka üçer kelimeyle nasıl izah edilmeli diye kaygılanınca Pisagor üçgeni şeklindeki bu metin ortaya çıkıyor. Ya da Yargıtay ilamları…
Dosyada, bunlarla beraber polise ve nüfus idaresine yazılmış müzekkere örnekleri vardı. Bunları da incelemeyi düşünürken, doktor hiddetle dosyayı elimden aldı. Kızmış olduğunu ani refleksinden anladım. Sonrasında psikiyatri tedavisi gören bir hastayı muhatap alırcasına soğukkanlı davrandı. Nazikçe uyardı. Öyle bir göz gezdirdiğimi söyledim. Akşam öykümü değerlendirdikten sonra benimle etraflıca sohbet edeceğini söyledi. Şimdilik öykümü alması yeterliymiş. Seslice bana okutmaktan vazgeçti.
Hasta bakıcıyla beraber doktorun odasından çıktık. Bakırköy’ün bahçesinde, çisil çisil yağan yağmura aldırmadan koğuşumun bulunduğu bloğa yürüdük. Hastabakıcı ile hiç konuşmadan, sürekli bir noktaya odaklanmış halde yürüyordum. Aklım, benimle beraber avluda gezinen delileri saymakla meşguldü. Sahi biz içeride kaç kişiyiz acaba? Aysun’u bulmuşlar, ama bulmaya uğraşıyorlar. Asıl onlar dışarıda kaç kişi? Kendilerini bir saysalar Aysun’un içlerinde olmadığını fark edecekler. Aysun benim içimde… İçimde ve bana yabancı değil, sadece başka biçimde.
Koğuşuma beni kapatıp çelik kapıyı tekrardan kilitlediler. Yine koğuştayım. Çizebilsem Aysun’u çizerdim. Hatta balmumundan heykelini diker, bahçedeki Roden gibi “haydi konuş” derdim. Ama sadece yazabiliyorum. Nasıl ki Müslümanlar Peygamber’i çizemediklerinden şemaille avunuyorlarsa… Yanıma da hiçbir şey vermediler ki Aysun’u “bir kalemde” buraya getireyim. Beni koğuşa, gurbeti içime kilitlediler. Ranzanın alt katı benim yatağım. Tam karşımda, parmaklıklı demir pencere… Dirseklerimi dizlerime, ayalarımı elmacık kemiklerime dayadım. Penceremden görünen manzaraya, penceremden sızan seslere bakılırsa; hala her şey benden kaçmaya çalışıyor.
Trenler gitti, yolda gezen kızları rüzgâr eritti, döşekler yalnızları dürttü itti, şarkılar bitti…
B.ÇETİNKARYA
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder