PİROSMANİ’NİN GÖZÜ
Temmuz sonu… Yani dört ay kadar önce. Her şey ninemin bir gece yarısı aniden ölmesiyle başladı. Ölüm haberini almadan son kez köylerine uğradığımda; ninemlerin Yemişendere’deki tarlasını oraklanmış, biçilen ekinleri anızlarının üzerinde dağınık görmüştüm. Başı eğik ama yine de dimdik buğdayların şehri yerle bir edilmiş görünüyordu. Çiçeksizler, kokusuzlar. İnsanoğlu uğruna ölmek için yaşayan, ölmeden önce yaşamdan az da olsa tat almak için ılık melteme binlerce soydaşı ile kapılıp sarı bir göl gibi dalgalanan nihayetinde boynunu ölüme eğen insana can katan canlar. İnsanoğlu hiçbir cana onlar kadar değer vermedi ki ninem de onlar yoluna can verdi.
Oraklandığı yerde saçılmış bırakılan ekinler tüm tarla biçildikten sonra demetlenirdi. Aynı orak birkaç gün önce yere serdiği ekine elini uzatır ve onu yerden kaldırırdı. Tarlanın gelişigüzel yerlerinde, orağın gövdesi çapında demetlenen ekinler içinden, yine de rüzgâra kapılıp kaçanlar olurdu. Biçilmiş tarla, yerle bir edilmiş bir şehri andırmaktaysa da ekinler demetlendikten sonra manzara, insani yardım uğramış afet bölgesini andırırdı. Kimi köylüler de demetlere çadır şekli vermiyor değildi.
Tarlanın son halini gördüğüm günün ikindisinde köyüm Esençay’a geri döndüm. Ninem benden üç beş gün sonra ekinleri demetlemiş. Köy İşlerinden, ayrıklar Yemişendere’ye tozumasın diye köyün uzağına getirilen batos, temmuzun son gününün sabahında dedemlere tahsis edilmiş. Ninem, demetleri sırtında balyalayıp bir gün öncesinden batosun yakınına getirecekmiş. Demetlerden birini, sağ elindeki orak yardımıyla kucaklarken sol eline bir acı saplanmış. Tüm mahsulü tarladan uzaktaki batosa yetiştirme telaşı ile sıcağı sıcağına sancıya katlanmış. Akşamleyin, tüm işlerini bitirip dedeme yemeğini ve peşinden yatağını hazırladıktan sonra acısı iyiden iyiye artmış. Gecenin ilerleyen saatlerinde daha fazla katlanamayınca dedemi uyandırmış. Dedem uykunun mahmurluğuyla “anız batmıştır, böcektir, sabah bakarız” deyip savmış. Zaten dedemi de hocanın hanımına gitmeye ikna edecek olan ninem, acıyla kadın başına hocanın yolunu tutmuş. Sabah hocanın tozlu sokağına yüzüstü kapaklanmış halde ölü bulunmuş. Sol eli mosmormuş.
Yemişendere’de herkes, ninemi bir akrebin sokmuş olduğunu tahmin ediyor. Onlara göre yılan olsaymış Topal Karı yılanı fark edermiş. Akrep küçük olduğundan ninem akrebi fark edememiş.
Dedem, ihtiyarladı denen yaşa geldikten sonra, tüm vaktini yazın evin taraçasında, kışın ocağın başında sigara tellendirerek geçirirdi. Tarlayı ninemin sırtına yüklemişti. Zavallı ninem. Tarladaki işlerine ara verir, gelip evde dedeme çay kahve hazırlar, sonrasında tekrar tarlaya dönerdi. Dedem o kadar miskindi ki; evlerinin yakınından geçenlere ünler, tarlaya gidiyorlarsa ninemi çağırmalarını isterdi. Bir defasında şahit oldum. Ocaktaki süt kabarmaya başlamıştı. Ninemi çağırmamı istedi. “Ne gerek var. Altı üstü yapacağımız sütü ocaktan almak” dediysem de; “Yok!” İlla ki ninem gelecek, sütü ocaktan alacak. Çok aksi bir adamdı. Dedemden kurtulduğu için kendisine en değerli ödül verilmiş oldu. Dedeme ise verilebilecek en ağır ceza verilmişti.
Cenazeden sonra bir iki gün dedemin yanında kaldık. Sonrasında bu mevsim hasat bekletmeye gelmez deyip Yemişendere’den ayrıldık. Dedem, evinde kaldığımız günlerde babama sürekli olarak yanına göçmemizi telkin etti durdu. Sen bize göç; “olmaz!” nasıl bırakıp gelsin köy kahvesindeki kendi gibi miskinleri. Dedemin derdi; ninemden boşalan yeri annem ve kız kardeşim Güldünya ile doldurmaktı.
Babam dedeme ne dediyse dedi hiç olmazsa azığını çıkaracak kadar tarlada çalışmaya onu ikna edemedi. Babası sonuçta; atsa atamaz satsa satamaz. On beş gün kadar yardım ettik. Hem tarla işlerini yükleniyorduk hem de cebine para koyuyorduk. Kazancımızın bir bölümünü dedeme vermemize annem nihayetinde isyan etti. Okul henüz açılmıştı. Kız kardeşimin ve benim okul masraflarımızı karşılayamadıklarını; bir de kahvede kumar oynasın, yaşına başına bakmadan Elkin sırtlarında su gibi rakı içsin diye dedeme para verdiklerini; ninem nasıl çalıştıysa dedemin de pek ala çalışabilecek halde olduğunu söyledi. Babam, anneme fazla direnemedi.
Yılanlı dağının köylerinde tarlalar, mevsimlik ırgat ya da amele çalıştırmayı gerektirecek büyüklükte değildi. Biz ailece tarlamızın üstesinden gelebiliyorduk. Babam, cumadan cumaya köylüleri traktörün römorkunda şehre götürüyordu. Köylüler hem Cuma Namazı’nı şehirde kılıyor hem de şehirden haftalık ihtiyaçlarını tedarik ediyorlardı. Babam, bir Cuma, römorkun damperini tamir ettirmek için Bayır’a gideceğini, karoserciye ırgat meselesini danışacağını, hiç olmazsa bir ırgat bulana kadar dedeme bakmaya devam etmeleri gerektiğini söyledi. Hesapları, dedemin yanına bir ırgat vermekti. Irgat tarladan elde ettiği kazanç ile hem dedeme hem kendine bakacaktı.
Bu insanlar genelde fakir doğu şehirlerinden mevsimlik gelen Kürtlerdi. Yöreye haziran başı gibi tarımda ya da inşaatlarda iş bulmak için gelirler, bunun yanında ne iş bulurlarsa yaparlardı. Tarımın mevsimi sönünce yani ekim sonu kasım başı gibi mevsimi ve piyasası canlanan yörelere giderlerdi. Tahminimce yılda dört beş dönem sıfırdan hayat mücadelesi vermek için göçerlerdi. Böyle bir ırgat için dedemin tarlasına emek yoğun ortak olmak kadar büyük bir devlet olamazdı. Babam ve annemin hesabı herkesin karlı çıktığı bir kazan kazan hesabıydı.
Babam o Cuma köylülerle birlikte köyden ayrıldı. Döndüğünde anlattığına göre; Bayır’daki karoserciye römorku götürmüş. Bir taraftan da ırgat meselesini danışmış. Bayır’daki tarlalardan genç, güçlü, kuvvetli, dedeme katlanabilecek, tüm yıl dedemin yanında kalmayı, en fazla kışın on - on beş günlüğüne memleketine gidip ailesiyle hasret gidermeyi göze alabilecek, güvenilir bekar bir erkek soruşturmasını istemiş. Karoserci damperi tamir ettikten sonra babamı akşamüzeri ırgatların toplandığı ırgat pazarına götürmüş. Orada ırgat çavuşu ile tanıştırmış. Babam meseleyi bir de ona açmış.
Genç ırgat, yaz kış demeden hem tarlanın hem evin hem dedemin işlerine koşuşturacak. Tarladan elde edeceğini dedemle, dedemin yalnızlığını kendiyle paylaşacak. Yiyeceği tarladan, içeceği dereden, giyeceği kazancından olacak. Kumarda, içkide, berduşlukta dedemin suyundan gitmeyecek. Keçi gibi inatçı ve aksi, meşe kütüğü kadar sert dedemin suyuna gitmeyi bilecek. Güvenilir olacak, cesur ve atik olacak, adamı suya götürecek susuz getirecek. Dedemden sonra ise tarla, tek oğlu babama kalacağı için bizim için çalışmaya devam edecek. Tabi haliyle çavuş, bir ırgat için bulunmaz böyle bir fırsata layık bir taraftan da babamın aradığı şartları taşıyan her hangi bir ırgatı babama gösterememiş. Ama babamın aynen betimlediği gibi hafif sinsi bir ifadeyle “haftaya Cuma da geleceksen ben sana aradığın gibi birini ayarlarım” demiş. Bir de ayarlayacağı ırgat için kendisine irat istemiş. Babam, “peki ayarlayacaksan haftaya da gelirim” deyip ayrılmış. İrat konusunda da dedemin hasılatı üzerinden makul bir orana karar kılmışlar.
Babam ertesi Cuma hava kararmaya yakın traktörünün römorkunda köylüler ve çamurluğunda benden büyük görünen bir delikanlı ile Esençay’a geldi. Babam yol boyunca bir yandan çamurlukta oturan bu delikanlı ile sohbet etmiş. Kendisini yolda epey bir tanımış olduğundan bize bu delikanlıyı babam tanıttı.
İsmi Pirosmani. Bitlisli... Babamın danıştığı ırgat çavuşunun kayın biraderi. Benden büyük görünüyordu ama yaşını öğrenince oldukça şaşırdık. Meğer benden bir yaş küçükmüş. Yağız bir görüntüsü vardı. Erken yaşlardan beri ağır işlerde çalışıyor olsa gerek diye düşündürüyordu. Geniş yargınlı yaşımıza göre uzun sayılabilecek boyda, zayıf yüzlü ama halat bilekliydi. Haliyle esmerdi. Simasından derhal Kürt olduğunu anlayabilirdiniz. Fakat kaşları çok da kalın değildi. Bir yandan da hafif sarımsı ve seyrek saçlara sahipti.
Pirosmani, geldiği gece bizde kaldı. Yanında pek fazla eşya getirmemişti. Hayatına bundan sonra ne girecekse dedemin evinde girecekti. Bundan önce hayatına girmiş olanlardan ise ancak yanında getirdiği bohçaya sığdırabildikleri sadece ona aitti. Bohçaya sığdıramadıklarını ise o akşam bize gösterdiklerine fazlasıyla sığdırmıştı. İlk tanıştığımızda bizdeki intibaı farklıydı. Selabetli ve katı görüntüsü ürkütücüydü. Bir taraftan da ırgattı. Yani onu, dedem için satın alınmış bir köle gibi görüyorduk. O gün onu köyümüze yeni gelmiş bir arkadaş gibi karşılayamadık. Beslediğimiz önyargıyı da itiraf etmek gerekir.
Ertesi sabah babam Pirosmani’yi dedemin köyü Yemişendere’ye götürdü. İlk günlerde, alışabilsin diye sık aralıklarla yanlarına uğrardık. Bir taraftan da dedemle aralarındaki münasebeti merak ediyorduk. Birbirlerine hiç kaynaşamadılar. Sonraları dedemi ne sıklıkla ziyaret ediyorsak Pirosmani’yi o sıklıkla görmeye başladık.
Bu gidip gelmelerle birlikte onu daha fazla tanımaya başladık. Bize çok uzak bir memleketten geldiği için isminin tuhaflığını pek fazla yadırgamamıştık. Meğer ismi; köyünde yaşamış şeyh ile yayılan tarikata mensup kişilere verilen bir nevi sıfatmış. Pir Osman’ın tarikatına mensup kişilere geçmişte Pirosmani denirmiş. Şimdi ise camiden başka amaca hizmet etmeyen eski bir Pirosmani tekkesi ve Pir Osman’ın türbesi kalmış bu tarikattan geriye. Yine de Pir Osman’ın ismi yaygınmış.
Köyünden sekiz yaşında ayrılmış. Babası soğuk algınlığından ölmüş. Babalarının ölmesiyle yaşlı anneleri bir süre hem köyün ağır işlerinde hem de babalarının tarlasında çalışıp aileye bakmış. Evli olan ablası Meryem’in beyi de annelerinin çektiği geçim sıkıntısını hafifletmek adına Pirosmani’yi Bitlis’teki evlerine, yanlarına almış. Ablası Meryem’in sağlığında Bitlis’te rahat ve huzurlu bir çocukluk geçirmiş. Annesinin hasretini ablası ile gidermiş. Yine de yılda birkaç defa köylerine gidip annesini gördüğü olurmuş. Eşi o zamanlar sağ olduğu için eniştesi de bir baba gibi Pirosmani’nin üzerine düşer, yiyecek, giyecek noksanlığı yaşatmazmış. Ne olduysa Ablası Meryem’in koleradan ölmesi üzerine olmuş. Bunları öğrendiğimizde çok üzüldük ama bir o kadar da şaşırdık. Ben bu civarda soğuk algınlığından öleni hiç duymadım. Kolera denen hastalığın ancak ismini bilirim. Uzak kentlerden gelip köylerimizi gören yabancılar, bizlerin burada yaşlanmayacağımızı söylerlerdi. Pirosmani anlattıkça öğrendim ki asıl oralarda yaşlanmak bir hayli zormuş.
Pirosmani’ye Bitlis’teki evlerinde bakma fikrini eniştesine ablası Meryem önermiş. Direte direte kabul de ettirmiş. Ablası Meryem ölünce burun kıvırarak kabul ettiği Pirosmani’nin sahipsiz kalması eniştesi için bir gelir kapısına dönüşmüş.
Pirosmani daha doğmadan eniştesi Giresun ve yöresine mal taşıyan bir nakliye firmasında şoförlük yapmaya başlamış. Pirosmani beş yaşlarındayken firma iflas edince öncelikle eldeki kamyonların satılıp borçların ödenmesi düşünülmüş. Bilirsiniz öncelikle iflas eden şirket çalışanlarının alacakları ödenir. İflas masası da eldeki kamyonları haraç mezat öncelikle şoförlere satmış. Eniştesi kullandığı kamyonu, kredi çekerek satın almış. Ziraat Bankası’na da eşi Meryem’e babasının tarlasından kalan miras payını ipotek etmiş. Bu zamandan sonra müstakil olarak Giresun ve yöresine mal taşımaya başlamış. Şirket bünyesinde çalışırken edindiği dostlukları müstakil çalışmaya başlayınca ilerletmiş. Pirosmani yedi sekiz yaşlarındayken eniştesi, artık mal taşımak yanında, Bitlis’ten topladığı ırgatları bu yörelerdeki fındık tarlalarına kamyonu ile taşır olmuş. Anlattığına göre kamyon, bir seferde Bitlis’ten ta Giresun’a yüz ırgat taşırmış. Gel zaman git zaman kamyon, mal taşımaktan çok ırgat taşımaya başlamış. Eniştesi de sırf Karadeniz’e değil İç Anadolu ve Çukurova’ya da ırgat tedarik eden bir ırgat çavuşu oluvermiş.
Ablası Meryem ölünce, henüz ırgatlık yapacak kadar genç olmadığından eniştesi onu Harran’daki bir ağanın konağına işçi olarak vermiş. Pirosmani ağanın insaflı bir adam olduğunu, ailesinin kendisine çabuk ısındığını, evde çok çay içildiği için genelde çaycıya semaveri kaynatmak konusunda yardım ettiğini ve hatta o konakta mutlu olduğunu söylerdi. Okumayı ilk bu konakta öğrenmiş. Yanında getiremediklerini, ilk akşam bize gösterdiklerine fazlasıyla sığdırmıştı. Gösterdikleri; çay poşetlerinin iç kısmındaki kağıt yüzeye çizilmiş resimlerdi. Misafirlere ikram edilen çay, Suriye ve Irak’tan kaçak getirilirmiş. Bunlar naylon çuvallarda gelirmiş. Ağa ve ailesine ikram edilen çay ise Sri Lanka’dan özel olarak getirtilirmiş. Pirosmani, biten Sri Lanka çayı poşetlerinin kulaklarını açar, kahve telvesi, çay posası, domates, karpuz suyu, limon kabuğu gibi mutfaktan sağladığı renklerle resimler yaparmış. Hal böyle olunca gördüğümüz ilk resimler sulu boya resimlerdi. Pirosmani’nin kendi imkânlarıyla resimler yaptığı ortaya çıkınca ağa, kendisinin, ailesinin, konağının resimlerini yapması için Pirosmani’ye ne lazımsa almış. Bu resimlerin pek çoğunun bu konakta kaldığını söyledi. Korkusundan alınan malzemeleri kullanarak ısmarlananlar dışında pek fazla resim yapamamış. Yaptığı bir iki tane resmin de yediği yemekler karşılığı Bayır’daki lokantada kaldığını söyledi. Daha sonra lokantaya gidip bahsettiği resimleri almak istedik. Resimleri; yediği yemeğin iki katı para verip alalım dedik ama lokantacı bizim resimleri ne kadar çok istediğimizi anlamış olacak ki vermedi. Zamanla daha yüksek teklifler getirmemizi bekliyordu.
Yaş alıp arzı endam etmeye başlayınca eniştesi Pirosmani’yi konaktan alıp ırgatlığa başlatacakmış. İşte babamın teklifi tam bu dönemde gelmiş. Babamla görüştüğü ilk Cuma Pirosmani’yi Harran’dan çağırmış. Zaten ırgatlık yapabilecek yaşa gelince konaktan alacağına dair ağayla anlaşmış. Sebebi; hem ırgatken üzerinden daha fazla kazanacak hem de Pirosmani onun eline baktığı için diğer ırgatlar gibi sivrilemeyecek. Halbuki dedemin yanında da konaktakinden farklı olmayacaktı. Öyleyse madem ırgatlık yapmayacak mutlu olduğu yerde kalmasına niçin izin vermiyor ki diye düşünülebilir. Ama eniştesi besbelli böyle düşünmüyordu. Bir kere Pirosmani dedemin tarlasında dedem öldükten sonra da kalacağı için eniştesine ömür boyu iyi bir irat kapısı edindirecekti. Pirosmani’yi sürekli olarak yanında taşımayacaktı. Son tahlilde alacağını ağadan istemek yerine alelade bir çiftçi olan dedemden isteyecekti.
Her şey yolunda gitseydi eniştesi için dedem semiz bir yağlı kuyruk olacaktı. O zamanlar Pirosmani’nin Yemişendere’de de mutlu olacağını var sayıyorduk. Tek korkumuz elbette ki dedemdi. Yaşananlar bize görünmeyenden korkmayı öğretti.
Pirosmani, çağırılmasının ertesinde Bayır’a gelmiş. Bizimle tanışacağı güne kadar ırgatlık yapmış. Bahsettiği resimleri bu sürede lokantacıya kaptırmış.
Babam ara ara şehirden resim malzemeleri getirirdi. Annem bu durumdan da pek hoşlanmazdı. Yine babama okul masraflarımızdan ve ailemizin geçiminden dem vururdu. Pirosmani’yi nüfusumuza almadığımızı söylerdi. “İhtiyacı her neyse kendisi karşılasın, dedemin mahsulünde payı var” derdi. Pirosmani başta hoyratça sarf ettiği malzemeleri daha sonra iktisatlı kullanmaya başladı. Annemin karşı çıkması üzerine babamın desteği tamamıyla kesildi. Köylerimiz birbirinden uzakta olduğu için şehre Yemişenderelilerle birlikte inerdi. Şehirden mutat ihtiyaçlar yanında sürekli olarak büyük boy kâğıtlar, nadiren de tuvaller alırdı.
Yemişendereliler, Pirosmani’ye ilk günlerde çok karşı çıkmışlardı. Her şeyden evvel bizim gibi konuşmuyordu. Siması, bizim yörelerin çıkık kemikli buğday yanığı kızıl suratlarından değildi. Köydeki akranları onu pek fazla aralarına almıyordu. Zaten pek fazla da kahveye gitmiyordu. Dedemin kahveye yahut üç günde bir Elkin’e gittiği saatler onun en keyifli saatleriydi. Belki kahveye gitse ve sohbete katılsa köylü kendisine ısınacaktı. En korkuncu Kürt olmasından çekinmeleriydi. Onları suçlamıyorum. Ülkenin tüm köylüleri gibi dünyayı yöredeki üç beş köyden ibaret sanmamızdan, ya da bir tırtıl gibi tüm gerçekliği ve emniyeti kozanın içindekiyle açıklamamızdan kaynaklanıyordu. Bizler gibi olmayanın bize her türlü kötülüğü yapacağını var sayıyorduk. Ne var ki; hiç birimiz Pirosmani gibi resim yapamıyorduk. İlk başta dedem “Buldunuz geldiniz Allah’ın Kürt’ünü, adam mı kalmadı memlekette” diye pek çok kez babama serzendi. İşe bakın; dedem bizim bildiğimiz gibi insanlardan biriydi. Öyleyse her naneyi yiyebilirdi. Yiyordu da… Ama bizim gibi değilsen doğuştan batıldın. Köylülerin yaklaşımı çok da vahim değildi. Ama nadiren de olsa dile geliyordu. Pirosmani, benim öz kardeşim için yapamayacağımı yaptı. Ekinlerin bize yaptığını yaptı. Ben ise ninemin ekinlere yaptığını yapamadım.
Ben de sebepsiz edinilmiş bu yargıya bazen yanılıyordum. Tanışmamızdan uzun bir zaman sonra bu yargımı söndürdüm. Tanışmamız ninemin ölmesinden bir ay sonra geldiği düşünülürse üç ayı bulmuştu. Lakin sönmesi zaman almışsa da tekrardan alevlenmesi pek çabuk oluverdi. Kantarın topuzu Güldünya’da gözü olduğunun kulağıma gelmesiyle kaçtı. O andan sonra bu yabancı hayatımdaki en çetin dönüşümü bana yaşatacaktı. Kardeşim Güldünya ile ilgili söylenti Pirosmani’ye tekrar Yemişendereliler gözüyle bakmama yol açtı. Bu sefer hiç de masum değildim.
Yemişendere’nin çoğunluğa yakını Allahtan böyle bir söylentiden habersizdi. Esençay’dan hiç kimse bu söylentiyi duymamıştı. Söylentiyi kendi çakırkeyif arkadaşlarına yayan dedemdi. Mobiletle civar köyleri dolaşıyordum. Yemişendere’ye de uğradım. Dedemle kapı önündeki asmanın altında çayımızı yudumluyorduk. Pirosmani tarladaydı. Uzaktan seçilebiliyordu. Dedem; “Evlat Güldünya’ya mukayyet ol. Bu oğlan boyna onun resimlerini çiziyor” dedi.
İlk anki öfkeyle arkları çapalayan Pirosmani’nin olduğu tarafa döndüm. Gözlerimin büyüdüğünü ve yüreğimin köpürdüğünü hissettim. Dedemden derhal resimleri bana da göstermesini istedim.
Pirosmani bahçedeki yüklüğe tahtadan bir asma kat çıkmıştı. Tüm malzemelerini ve çalışmalarını buraya yığarak asma katı atölyeye çevirmişti. Güldünya’yı tasvir eden resimler aramaya çıkmıştım. Ama ilgimi o an resimlerin bazılarının muşambalara yapılmış olması çekti. Yemişendere’ye ne zamandır uğramamıştım. Bu âdeti yeni edinmiş olmalı diye düşündüm. Herhalde kâğıt alacak parası kalmamıştı. Arklara örtmek için alınan muşambaları kesip tuval diye kullanmıştı. Hazırda bekleyen birkaç parça daha vardı. Muşambalara resmedilen tabloları çok beğenmiştim. Muşamba resme karanlık bir kasvet katmıştı. İlk kez dünyanın, Pirosmani tablolarındaki atmosfer ile resmedildiğine şahit oldum.
Resimlerinde hemen büyük bir tufan kopacakmış gibi karanlık bir facia atmosferi vardı. Bazılarında ise fırtına dinmiş yahut savaş bitmiş de hava aydınlanmaya başlamış, gökyüzünden ümit yağıyor izlenimi ediniliyordu. Naif ama çok özgün bir dünya bulmuştum resimlerde. Sonrasında orada ne için bulunduğumu dedem elindeki resmi önüme koyarak hatırlattı. “Bak, görüyor musun? Bu, Güldünya değil mi?” dedi artık dilinin kanıksadığı aksi üslubuyla. Diğer resimlere de baktım. Sürekli birilerine bir şeyler ikram eden insanları tasvir ediyordu.
Hayatında zürafa görmüş olamazdı. Buna karşın mükemmel bir zürafa resmetmişti. Hayvanlar, halay çeken, göbek atan insanlar, dükkânlar da resmettikleri arasında sayılabilirdi. Çok üretici olduğunu o zaman fark ettim. Dedemin önüme koyduğu resme baktım. Bir de diğer resimlere, evet resim Güldünya’yı anımsatıyordu. Ama diğer resimlerdeki insanların hiçbirini, tanıdığım insanlara benzetemedim. Dedemin “boyna kardeşinin resmini çiziyor” demesine karşın bana gösterdiği tek resim buydu. “Acaba dedemin dolduruşuna mı geliyorum” diye bir an aklımdan geçirdim. Yine de bu kuruntu zihnimin bir yerine saplanıp kaldı. Dedem benim dışımda ailemizden kimseye bu bahsi açmadı. Söylenti çakırkeyif arkadaşları arasında yayılmıştı. Onlar alkol sayesinde dedemi dedemden iyi tanır olmuşlardı.
Dağıttıklarımızı toplamadan yüklükten çıktık. İstedik ki; Pirosmani oraya girdiğimizi resimleri incelediğimizi görsün, böyle bir şey varsa da tedirgin olsun.
Kardeşimin bizden gizli Pirosmani ile buluşup konuştuğu konusunda uzunca bir müddet tereddüt ettim. Önceleri “Güldünya’nın bu durumdan haberi yoktur” diye düşündüm. Pirosmani bu resmi kardeşimi karşısına alıp çizmiş olabilirdi. Resim üzerinde kafa yormaya başladıkça tasvir edilen kızın üzerindeki elbise ve çorapları geçen bayram Güldünya’ya alınanlara benzetmeye başlamıştım. Fondaki çayırı bir türlü anımsayamıyordum. Lakin çayırdaki çıntarlar nedense tanıdık gelmişti. Ya da ben onların çıntar olduklarını düşünüyordum. Kızın elinde bir demet çiçek vardı. Bu ayrıntı Pirosmani’nin aşkı ve sevgiliyi tasvir ettiğini kanıtlıyordu. Ama hayali mi, gerçek mi karar veremiyordum. Dedim ya bu kuruntu zihnime saplanmıştı. Açıkçası bu ihtimal onuruma da dokunmaya başlamıştı.
Dedemin zihnime attığı kurdu kendi kendime büyütmeye başladım. Kurt, hafif hafif aklımdan ısırıklar alarak büyümeye başladı. İdrakim açıldıkça beynime yerleşen kurtla mücadele edebiliyordum. Durulduğu zamanlarda ise özellikle sabah saatlerinde göğsümün daraldığını, kanımın çekildiğini hissediyordum. Ne zaman kendimle baş başa kalsam ya da yüzümü bir insandan boşluğa çevirsem yalnızca Pirosmani ve Güldünya isimlerini bir araya getiren ihtimalleri düşünüyordum. Öyle bir hal aldı ki, öfkeye ve intikam hırsına dönüşmeye başlamasından endişe ediyordum. Avazım çıktığı kadar bağırırsam belki zihnimi kemiren kurdu dışarı atabilirdim. Göğsüm genişleyebilirdi. Uyuşabilirdim. Kanımın dolaştığını hissedebilirdim.
Sonrasında bir hafta Yemişendere’ye gidemedim. Güldünya’yı da yalnız bırakmak istemiyordum. Suçsuz Güldünya’ya zarar vermekten korkuyordum. Bir gece çektiğim sancı hafakana dönüştü. Yatağımda uykuyla uyanıklık arası hafakanlar geçiriyordum. Birden başucumda Pirosmani’nin zürafasını gördüm. Doğruldum. Bana tepeden bakıyordu. Başını boynundan başıma eğdi. Ne yaşadığıma anlam veremeden içinde bulunduğum ana kapıldım.
“Pirosmani’nin kardeşine vurulup onu tasvir eden resimler yapması?” - “Bu kızılacak bir şey miydi?”
“Evet buna kızılması gerekiyor.” Dedim. “Kim ki? Dedeme yardımcı olsun diye alınmış bir ırgat.”
“Ama olabilir mi? İlkel benliğine kızmıyor musun sizin gibi kabul etmediği için.” Pirosmani’ye kanımın ısındığını söyledim.
“Öyleyse niçin kardeşin”
“Olamaz!” Dedim. “O bize ırgat geldi. Bu toprakların sahibi biziz. Biz onun sahibiyiz. Bu topraklar üzerinde normal olan biziz. Bizim koyduğumuz ölçütlere uyduğu müddetçe onu severiz, ona ısınırız, onunla kardeş kardeş yaşarız. Ama ne zaman ki kendi ölçütlerini kendisi koymaya kalkar ve bizim sınırlarımızdan içeri girer işte o zaman iyi insan, doğru insan, dürüst insan demeyiz sınırımızın dışına çıkarır onu bizim ölçümüze getiririz. Benim onun sınırlarından içeriye girmeye elbette ki hakkım var. Bu toprakların sahibi biziz. Kendi dilini unutturacak, yarım yamalak kendi dilimi konuşturacak kadar onun sınırlarına girebilirim. Nasıl buna karşı gelebilir. Benim kardeşimin adı nasıl olur da onunla beraber anılır.” Dedim.
“Sen değil miydin hiç birimiz Pirosmani gibi resim yapamıyoruz diyen.” - “Sen de bu denlisini makul görmeye başladın. Sen şu tepede yaşayan badem gözlü kıza tutulamaz mısın? O da sana tutulursa bunun neresi yadırganır.”
Başımı kaldırıp zürafanın gözlerine baktım. “Ben bu toprakların sahibiyim. Hizmetçimi severim ama onunla aynı masaya oturmam. Davul dengi dengine değil mi? Kız kardeşimi sevemez.” Dedim. Yakaladığı gözlerimi gözlerine kelepçeledi;
“Sevemez mi? Bunu nasıl başarabilir? Ya kız kardeşin de onu seviyorsa.”
Gözlerimi kurtarmaya çalıştım “Asıl bu kadar aşağılanamayız. Biz bu toprakların sahibiyiz. Normal olan biziz. Bizim ölçütlerimize uymak zorunda olanla biz, ancak aşağılanırsak aynı düzeye geliriz.” Dedim.
“Haksızsın”
“Niçin haksız olayım. Bütün köy, kız kardeşimin bir ırgata sevdalandığını duyarsa, insanların yüzüne nasıl bakarım. Pirosmani’nin kız kardeşime olan ilgisini duyduklarında aslanı alt eden ceylan gözüyle bakacaklar ona. Ölçülere uymak zorunda olan ölçü koyanı kendi ölçüsüne getirdi diyecekler. Bizim de düştüğümüz yere bakıp gülecekler.”
Zürafa tüm vücudunu geri çekerek başını yüzümle aynı hizaya getirdi. Bana toslayacak gibi görünüyordu. Soluklarını hissettirerek yüzünü bana yaklaştırıyordu. Tedirginlikle yatağıma doğru eğilmeye başladım. Kaşlarını çattı.
“Pirosmani’nin kardeşinde gözü var yoksa kardeşin yaşayamaz. Pirosmani kardeşinin sevdasını hak edebilmek için gözünü adar. Gözünden olmaya razı yeter ki beni sevsin diye yalvarır. O bir ressam. En büyük serveti gözü, sen ne yapabilirsin, ne adayabilirsin?”
Zürafanın benim yarattığım bir hayal olduğunun farkına o an vardım. Pirosmani’nin kardeşimi sevdiğinden sanki herkesçe malum bir gerçekmiş gibi bahsediyordu. Halbuki bu benim vehmimdi. Ama hala aynı alevlerle gözlerimin içine bakmaya devam ediyordu.
Tüm dünya Atlas gibi sırtıma yüklendi. Belim üzerime yüklenen ağırlığa daha fazla dayanamayacaktı. Pirosmani ve Güldünya’nın aklımda her bir araya getirilişi beni benliğime direnmeye zorluyordu. Sonraki birkaç hafta Yemişendere’ye gidişimi sıklaştırdım. Pirosmani ile münasebetimi yine eskisi gibi kurmaya çalışıyordum. Ne var ki istemeden koyduğum mesafeyi kaldırmakta Pirosmani’ye fark ettirecek kadar başarısızdım. Sınırlarımızdan içeriye girmesini olağan kabul etmeye çalışıyordum.
Zürafa kendimle düştüğüm çelişkileri küllendirmişti. Ne var ki alevlenmesi yine çok çabuk oluyordu. Her canlı gibi yaşattığım yabancıyı reddetme, acizi ezme, zayıfı yeme dürtüsünü öldüremeyecektim. Aklım zürafayı doğrulasa da gönlüme bir damla da olsa ferahlığın düşmesine ihtiyacım vardı.
Halbuki daha çok küçüktük. Pirosmani yetişkin gibi görünse de benden bir yaş küçüktü. Ben daha ortaokulu bitirmemiştim. Güldünya benden iki yaş küçüktü. Duyduklarım gerçek olsa da Pirosmani’nin ve Güldünya’nın masumiyetine verilemez miydi? Ferahlık gönlüme esip serinlik verirken dedem, sigarasını ağzından uzaklaştırdı ve gözleriyle tarlayı süzerek “bu oğlan da dereye gidiyorum dedi sabahtır bir türlü gelemedi” diye mırıldandı.
Küllerin alevlenmesi işte bu kadar kolay oldu. Güldünya da sabah Kozağacı’na gideceğini söylemişti. Hatırlamadığım bir hızla dedemin tarlasından bayır aşağı dereye indim. Dere boyunca Pirosmani ve Güldünya’yı aradım. Ara ara Güldünya’ya seslendim. Servilerin rüzgarla birlikte çıkardığı hışırtı ve derenin şırıltısı sesimi eritiyordu. Dere boyu epeyce yürüdüğümü fark edince aynı hızla geldiğim gibi geri döndüm. Dedemin evine vardım. Pirosmani hala gelmemişti. Dedeme bir şey söyleme ihtiyacı hissetmeden mobiletle birlikte Kozağacı’na doğru yol aldım. Stabilize yolları toza bulayarak öfkemi yutmaya çabalıyordum. Zihnime tek bir düşünce dahi uğramıyordu. Yol uzadıkça uzuyordu. Bir ara belimi bir şeyin gıdıkladığını hissettim. Elimi belime attığımda kemerime bir bıçak sıkıştırdığımı fark ettim. Ne ara aldım, nereden aldım hatırlayamadım. Kozağacı’na vardım buluşabilecekleri tüm yerleri gezdim.
Gereksiz bir evhama kapıldığımı düşünerek usulca durulmaya başladığımı hissettim. Mobiletimi durdurmuş kollarım ve yüzümle direksiyona kapanmıştım. O an hatırladım. Fatmalara gideceğini söylüyordu. Fatmaların evine gidip Güldünya’nın orada olduğunu görmeliyim diye düşündüysem de üzerimdeki dinme hissi hareketsizliği de beraberinde getirmişti. Hem Güldünya, Pirosmani ile buluşacaksa niçin Kozağacı’na gideceğini söylesin ki… Ama Güldünya benim bildiğimi bilmiyordu. Dolayısıyla gideceği yeri benden saklamak ihtiyacı hissedemezdi. Ya Pirosmani ile beraber ya da yalnız… Güldünya muhakkak Kozağacı’ndaydı.
Aniden “Osman!” diye bir kız çığlığı işittim. Mobileti öylece yere bırakıp sesin geldiği palamutluğa doğru koşmaya başladım. Çığlık Güldünya’nın sesine benziyordu. Eminim “Osman” diye bağırmıştı. Palamutluğu geçtim. Keçi yollarını izlemeden dimdik palamutluktan aşağıya çalıları ve pıtırakları önemsemeden koşuyordum. Aynı çığlık birkaç kez tekrarladı. Son çığlık çok yakından gelmişti. Kışlık dere yatağına ulaştığımda artık beynime yerleşen kurt beni daha fazla kemiremeyecekti.
“Güldünya!” diye bağırdım. Güldünya çığlık çığlığa arkasına döndü. Ben geldiğimde olduğu yerde kilitlenmiş bekliyordu. “Ağabey! Yılan! Yardım et!” diye bağırdı. Söyleyince yılanı fark ettim. Yılan, Güldünya’nın tam önündeki dere yatağına paralel kayanın dibine boylu boyunca sinmişti. O da Güldünya’dan kaçmaya çalışmış en son kayanın dibine kadar kaçabilmişti. Gördüğüm en uzun karayılanlardan biriydi. Köşeye sıkışmış görünüyordu.
Pirosmani ile beraber Fatma da Güldünya’nın çığlığı üzerine dere yatağının diğer yakasına geldiler. Kayanın dibini göremedikleri için yılanı fark edememişlerdi. Güldünya’nın çığlığı üzerine gelmişlerdi ama beni görünce ikisi de neden geldiklerini unutmuşlardı. Fatma benim o an yılanla ilgilendiğimi bilmeden “ağabey ben yanlarındaydım. İnan sadece geziyorduk.” Diye yalvarıyordu. Beraber olmalarına karşın dereye onlardan önce gelmiştim. Beni onlardan hızlı oraya getiren öfkeyi gözlerimden Pirosmani’ye yönelterek hareket etmemelerini söyledim. Yılan korkmuştu. Köşeye sıkıştığı için de her an saldırabilirdi. Güldünya’ya “yavaşça, geri geri bana doğru gel” dedim. Ona doğru yönelirsem saldırabilirdi.
Bir an içinde bulunduğumuz an sanki saatlere yayıldı. Hareketlerimiz hareketsizlik derecesinde yavaşladı. Yılan Güldünya’nın bana doğru attığı adım üzerine tüm vücuduyla beraber sıçradı ve Güldünya’yı karaciğerinin altından soktu. Zaman aynı nispette hızlandı ve son olarak yılan aynı hızla kıvrılarak kaçtı. Sayımızın çoğalması ve köşeye sıkışmış olması Güldünya’nın adımlaması üzerine yılana başka seçenek bırakmamıştı.
Hemen Güldünya’nın göbeğini açtım. Dehşet içerisinde ağlıyor ve çığrışıyordu. Fatma, başına gelenleri nasıl izah edeceğinin korkusundan çok Güldünya’ya olanların suçluluğuyla çömelmiş ağlıyordu. Pirosmani ise bana rağmen Güldünya’ya varlığıyla güç vermeye çalışıyordu. Ağlamamak için o da kendini zor tutuyordu. Kim bilir aklından neler geçiyordu. Artık köyde yaşayamayacağı mı? Şu durumdan kurtulursak benim yapacaklarım mı? Eniştesine ne diyeceği mi? Güldünya’ya olacaklar mı? İki elini ağzının üzerinde bağlamış tedirgin bir haldeydi. Güldünya’nın yarasını emerken arada ona savurduğum tehditler korkusunu arttırıyor olmalıydı. Yılan dişini kazağın altına geçirmeyi başarmıştı. Kazağa takıldığından dişin açtığı yara fazla büyük değildi.
Güldünya’nın teni gözle görülür şekilde solmuştu. Yarayı emip çektiğim kanı tükürmeme rağmen zehir yayılıyordu. Takatsiz bir şekilde gözlerinin kararmaya başladığını söyledi. Deliği açmam gerekiyordu. Aklıma belimdeki bıçak geldi. İki diş deliğinin arasını bıçakla kestim. Kesmemle beraber dere gözünden su nasıl boşalırsa kanı öylece boşalmaya başladı. Güldünya nefes verdikçe oluk oluk kan göbeğinden akıp dere yatağının taşlarının arasından süzülüyordu. Bir müddet zehir boşalsın diye kanın akmasına müsaade ettim ama kan haddinden fazla akmaya başlamıştı.
Çaresizlikle bir Fatma’ya bir Pirosmani’ye bağırıyordum. Bir yandan kardeşim bilincini kaybetmiş baygın halde kollarımın arasında solmaya başlamıştı. Bir yandan kendi açtığım yaradan akan kanı durduramıyordum. Üzerimden beyaz okul gömleğimi çıkardım. Boylu boyunca yırtıp Güldünya’nın göbeğine sardım. Fatma’ya köye koşmasını bir an evvel Sürmet ağabeyi bulup arabasıyla yolumuza gelmesini söyledim. Ben kollarından Pirosmani ayak bileklerinden tutarak Güldünya’yı yola çıkaracaktık. Ne var ki. keçi yolu çok geride kalmıştı. Düz yoldan yola çıkmamızı da çalılar ve ağaçlar engelliyordu. Güldünya’yı taşırken ve hiçbir yere tutunmadan yamaca tırmanmamız imkânsızdı. Gömleğimden yırtarak sardığım sargı da her hareket edişimizde göbeğinden kayıyordu. Zaten gömlek sabit dursa da kanı engelleyemiyordu. Tüm sargı beyazdan kırmızıya döndü. Taşımaya çalıştıkça belinden kan damlıyordu.
Güldünya’yı olduğu yere tekrar bıraktık. Her şeyden önce akan kanı durdurmamız gerekiyordu. Bu şekilde akmaya devam ederse kan kaybından ölebilirdi. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyordum. Kardeşime yılanın yapmadığını yaptım. Telaşla etrafında dört dönüyor yara deliğini tıkayıp üzerinden tampon yapacağımız bir şey arıyordum. Dere yatağındaki taşlar deliğe göre çok büyüktü.
Bir müddetlik Pirosmani’ye döndüm. Öylece çökmüş benim telaşımı Güldünya’nın ölüm kalım mücadelesini önemsemeden bir noktaya dalmış sessizce düşünüyordu. Planladığını hayata geçirmek cesaretini biriktiriyor gibiydi.
Deliğe elimi kapatmam bir fayda vermiyordu. Artık Fatma Sürmet Ağabeyle gelene kadar çaresiz olduğumu kabul ettim ve Güldünya’nın üzerine çaresizliğimin verdiği perişanlıkla kapaklandım. Bir elimi yara deliğinin üzerine bastırır halde beklemeye başladım. Bir yandan ağlıyor bir yandan Güldünya’ya yalvarıyor bir yandan Pirosmani’ye sövüyordum. Pirosmani ise dalgın dalgın düşünmeyi bırakmış acı acı sesler çıkartıyordu.
Derken Pirosmani can çekişircesine sesler çıkarmaya başladı. İki elini sağ gözünün üzerine kapatmış dere yatağının bir o yakasına bir bu yakasına devrilecekmiş gibi koşuşturuyor beraberinde acı acı bağırıyordu. Sanki canı çekiliyordu. Son olarak aynı şekilde yalpalaya yalpalaya bana doğru geldi. Benim ve Güldünya’nın başına dikilince son bir böğürtü kopararak iki avucunu sağ gözünün üzerinden alıp bana gösterdi. “Yarayı kapat! Çabuk!” diye bağırdı.
İki avucuyla, kanlar içinde, etrafından saçağımsı şeyler sarkan yuvarlak bir şeyi deliği tıkamam için gösteriyordu. Ne olduğuna anlam veremedim. Ne olduğunu sormak için yüzüne baktığımda kafasını acıyla sağa sola çeviriyor acıya katlanmak için dişlerini sıkarak ıkınıyordu. Görüntüsü ürkütücüydü. Güldünya’nın kollarımın arasında yaşam mücadelesi veriyor olması beni yeterince yıldırmıştı. Bu görüntüye daha fazla dayanamazdım. Yüzüne baktığımı, sert ifadeli yüzünde gözünün bulunmadığını ve son olarak dehşet içinde Pirosmani’nin avucunun içindeki göze baktığımı hatırlıyorum. Sonrasında düşüp kalmıştım.
Baygın halde yatarken omzumun bir hayvanın toynaklarıyla dürtüldüğünü hissettim. Ayıldığımda gece olmuştu. Dere yatağında, en son hatırladığım yerdeydim. Kafamın içi kaynayan bir kazan gibiydi. Buhran havası hissediyordum. Ne zaman uyumamam gereken bir vakitte uyusam böyle hissederdim. Bunalımlı bir ruh hali içine girdim. Yaşadıklarımın hayal mi gerçek mi olduğuna taze mahmurluğumla karar veremedim. Sonrasında gözlerim karanlığı seçmeye başladı ve elimdeki kanları gördüm. Kumlarda da Güldünya’nın belinden akan kurumuş kanlar vardı.
Elime ve yerdeki kanlara dalgın vaziyette kendime gelmeye çalışırken aynı hayvan beni toynaklarıyla bir kez daha dürttü. Pirosmani’nin zürafası yine başucumdaydı.
Pirosmani’nin, yaraya gözünü tıkayıp sargıyla tampon yaptığını. Güldünya’yı sırtına alıp yola çıkardığını yolda Sürmet Ağabeyle karşılaştığını. Güldünya’yı Devlet Hastanesi’ne yetiştirdiklerini. Endişelenmemem gerektiğini söyledi.
Elbetteki inanmadım. Benim yarattığım bir hayaldi. Daha önce içten içe yaşadığım çelişkilerle hesaplaşmamdı şimdi ise Güldünya’nın kurtulmasını için beslediğim arzu olmuştu. Ancak böyle kurtulabilirdi o da öyle anlatıyordu. Güldünya’nın nasıl olduğunu öğrenmem gerekiyordu.
Hızla doğruldum. Yamacı tırmanıp palamutluğa vardım. Palamutluktan gece vakti yolun olduğu tarafı bulmaya çalışarak el yordamıyla yürüyordum ki gözlerimde bir şimşeğin çaktığını gördüm. Şimşek yine hayalimde çakmıştı. Zürafa doğru söylüyordu.
Pirosmani’nin kardeşimin sevdasına gözünü adadığını söylemişti. “Yeter ki sevsin gözünden olmaya razı” demişti. Beni en çok şaşırtan ise Pirosmani’nin Güldünya’da gözü var yoksa kardeşin yaşayamaz demesi oldu.
Aynı telaşla geri dönüp dere yatağında zürafayı aradım. Gitmişti. Belki bir daha geri gelmeyecekti. Her şeyin tatlıya bağlanmış olduğuna kendimi ikna edip dere yatağına öylece uzandım. Yıldızları izlemeye koyuldum.
Pirosmani öz kardeşim için yapamayacağımı yaptı. Öz kardeşim için gözünden olmayı göze aldı. Dediğini yaptı ve gözünü adadı. Kardeşime göz koymasına kızmıyorum artık. Kardeşimde gözü olmasaydı ya da kısaca Pirosmani’nin Gözü olmasaydı kardeşim yaşayamazdı.
B. ÇETİNKARYA
ve güldünya tören için
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder