30 Haziran 2010 Çarşamba

HAFTA'NIN ÖYKÜSÜ

YARKA
Hikayemizin kahramanı halk otobüsüne şimdi bindi ve kalabalığın arasından arka kısma ilerliyor. Genişçe bir yer buldu. Diğerini kaldıramadığından sağ eliyle tutamağa tutundu. Sadece bir yolcu kahramanımıza bakıyor olsaydı, o yolcunun şaşkınlık duyduğunu tahmin etmemiz güç olacaktı. Ama neredeyse tüm yolcular ona bakıyor.
Şehrimize taşınmazdan beş ay öncesine kadar köyünde çift sürüp keçi güden babası ölmeden önce; “sacın tavı geldi hamur bitti, geçim tavı geldi ömür bitti” diye söylenirdi. Anasını ben tanımıyorum. Farkındayım; babasının tanınıp anasının bilinmiyor olması pek alışıldık bir durum değil. Genellikle tam tersi olur. Anasına ne olmuş ki, niçin tanınmıyor diye sormayın ya da meraklandırıyor sonuna doğru açıklayacak diye düşünmeyin, pek mühim bir ayrıntı değil.



Peki şu kadarını söyleyeyim; annesi evde balık buğuluyor. Kahramanımızın babası da bu saatlerde şemsiyesini, sehpasını ve taburesini toplamış dönüyordur. Çoğunlukla kahramanımızdan önce evde olur.

Tavını bulan geçimin hamurunu, babasının biricik evladı yedi. Kız kardeşini okula bir yıl erken başlatıp onunla beraber okutmuşlardı. Babası, oğlunun hasretine dayanabileceğini düşünse de ayrılığın üzerinden fazlaca zaman geçmeden tarlayı satılığa çıkardı ve oğlunun üniversite okumak için geldiği şehrimize yerleşti. Keçiler satıldıkça parası gönderilecekti. Emekliliğine sayılı günler kalmıştı. Oğluyla birlikte yaşamaya başlamasından üç ay sonra tarla; mahsulü ve müştemilatı ile satıldı. Beş ay sonra da emeklilik, daha önemlisi emekli ikramiyesi geldi. Semtimizde kiraladıkları evde baba, oğul baş başa ikramiyeyi ıslattılar. Kahramanımız gecenin başında oldukça mahcup görünse de gece boyu babası ile ilk kez karşılıklı içmenin tadını ziyadesiyle çıkardı. Hikayemizin yazarı isteseydi; kahramanımız hayatı boyunca hiç alkol kullanmazdı.
O gece yatmaya yakın, babası telaş yaratacak inlemelerle kolonya istedi. Haliyle kahramanımız telaş ve panik içerisinde babasına kolonya getirdi. Durum her ikisini de bir süreliğine ayıltmıştı. Bütün bir kolonyayı plastik şişeyi sıkarak ve yukarı aşağı kontrolsüzce sallayarak babasının ellerine boca etti. Ölecek kadar yaşlı olmayan adam (yakınından dahi geçmez ya) abdest alır gibi avuçlarındaki kolonyayı yüzüne çarpıyordu. Heyecanlar yatışınca sarhoşluk tekrar etkisini göstermeye başladı. Halin vahametini kavrayamayarak uykuya daldılar.
Sabah kahramanımız, hayal meyal hatırladığı fakat tedirginlik duyduğu hali için babasına üstelemedi. “Bir şeyim yok terlemedim ki” diyerek geçiştiren babası da “hava almak iyi gelir” bahanesiyle evden ayrıldı.
Yeterince önemsemediler ama o gece yaşanan basbayağı bir krizdi. Kalp son bir kez uyarmıştı. Çarşıdaki mobodan kahramanımızı arayan zabıta, babasının hastaneye kaldırıldığını haber verdi. Kahramanımıza, aslında pazar yerinde düşüp kalan amcamızın ölüm haberi hastanede verildi.
Tarladan ellerine geçen tastamam duruyordu. Üstelik öyle az buz bir meblağ da değildi. Babası emekli ikramiyesini daha birkaç gün önce almıştı. Bir gece önceki alem ne eksilttiyse ikramiyeden yalnız o eksilmişti. Ara ara; satılan keçilerin parası yollanıyordu. Adetten olduğu üzere; köyden yığamat gönderilmişti. Şimdi her ay yetim maaşı alacaktı. Yani babasının hayatı boyunca bir arada görmediği para, sırf babası öldü diye kahramanımızın önüne serilivermişti. Bu yüzden çok sarsılmadı.
Fakülteye birkaç ay daha devam etti. Oysa okuyacak olmak, köyünde ulaşabileceği en yüksek sefa düzeyinden daha heyecan verici olabiliyordu. Tam tersi şekilde hiçbir oyalanış da okuyamayacak olmanın korkusunu zihninden söküp alamazdı. Şehrimizin ortalama gece hayatı bile kahramanımız için tercihe şayan oldu. Ertesi gün gireceği finalin endişesini Beyoğlu sokaklarında unutmak, bir kadehin kana karışacağı süreye eşdeğerdi.
Ben bunları anlatırken babasının yanındaki koltuk boşaldı. Kahramanımız da bir süre dip dibe yolculuk ettiği babasını bu vesileyle fark etti. Hemen babasının yanındaki boşluğa oturdu. Onu biraz dinlendirelim.
Şimdi anlatacağım adamı ben de tanırım. Bahsi geçince bir anısı aklıma gelir. Basit ama bende farklı çağrışımları olduğu için aktarayım.
Onu “kahramanımız” olarak anmak istemiyorum. Amcamız diyeceğim. Kendisi otuz beş senedir arzuhalcilik yapar. Bundan otuz sene önce solunda Maocu, sağında Ülkücü iki arzuhalci aynı adliyenin önünde sehpa kurarmış. Her sabah kendi gazetesinin yanında diğer iki arzuhalcinin de gazetelerini okurmuş. Seksen ihtilalinden bir gün önce sehpasını kurmuş, daktilosunda kâğıdı hazır etmiş halde müşteri beklerken yine meslektaşlarının gazetelerine bir göz atmış. 11 Eylül 1980 tarihli her iki gazete, 10 Eylül 1980’de yaşanan hadiseleri diğeri ak diyorsa kara diyerek aktarmış. Her iki gazete bir gün sonra ise diğerini tasdiklercesine yayım yapmaya başlamış. Amcamızın tespiti şöyle; demek ki diğerinin ak dediğine kara demeyi gerektirecek siyasi mücadele ortamı ortadan kalkınca, diğerini anlamak bir gün sürüyor.
Her iki gazetenin, olayları ve yorumları bir gün sonra gelenlerin okumaktan hoşlanmayacağı şekilde aktarmaya cesaret edemediklerini de göz ardı etmemek gerekir. Ama bir gün öncesinin, diğer uçtan olabildiğince uzak konumlanmaya ve diğerine hatta ötekine karşı olabildiğince sivrilmeye çalıştığı zihinler ortamı, muhayyilemde her iki ucu birden sivri olan bir çuvaldız imajı yarattı. İki uç birden, her türlü yöntemi kullanarak diğeriyle savaşmaya kalkışınca; ekseni etrafında dönen bir çember görüntüsü ortaya çıkmış olmalı. Hızla dönen çuvaldızın göz yanılgısı yaratması ve her iki ucun aynı anda hem aynı yerde hem zıt kutuplarda olması şaşılmayacak bir sonuçtu. Artık herkes, her iki ucun zıvanadan çıkmışçasına diğerinin peşinden koşturması ile oluşan çemberin her yerindeydi. O günleri yaşayanlardan kim; çuvaldızın her iki ucunun yarattığı çemberde bir nokta gösterip ben buradaydım diyebilir? Zaten bir gün sonra birisi, dönen çuvaldızın orta yerine parmağını bastırıverdi ve çuvaldızı hepimizin bir tarafına batırdı. Hala onların batırığı çuvaldızı çıkartamadık. Neyse…
- İğneyi kendinize çuvaldızı başkasına batırsaydınız. Hiç çuvaldız kendine batar mı? Avare kasnak gibi yıllarca boş yere dönüp durmuşsunuz.
Şaşırmayın. Sözümü kesen kahramanımız… Tanrısına akıl veren bir kahraman yaratmakta pek zorlanmadım. Hepimiz aslında bu şekilde dua ediyoruz.
Şimdi kahramanımızı bırakıp amcamıza dönelim. Her bıyık gibi onunkiler de kendi alt metni hakkında tahmin yürütmemizi sağlıyor. Ceketinin kesimi ve kumaşı doksanların oduncu tarzından kalma. İyice sıkılmış kemerinden göbeği heybe gibi sarkıyor. Otururken zayıf bacakları yüzünden, paralel iki deynek üzerinde sığır işkembesi taşınıyormuş görüntüsü veriyor. Ayaktayken de leyleğe benzetiyorum. Saçları cep tarağı ile taranmaktan ötürü dağınık haldeyken bile aynı şekli alıyor. İşinin doğası gereği; sabahtan akşama daktilosu başında gazete okuyup bulmaca çözüyor. Haliyle zihni açık ve sohbeti dinleniyor. Bir kızı var. Benden bir yaş küçük ama okula erken başladığı için aynı devredeniz. Arzuhalcilikten kazandığı parayla okutmuş… Okuttu. Amcamız hikaye okumayı sever. Oğlu hikaye yazmayı pek sevmez.
Üniversitenin ilk yılı… Adliyelerde iş takip ediyordum. Adliye önünde haciz arabası beklerken tanıştık. Sehpasında boş duran gazeteyi istedim. Sağ olsun verdi. Gazeteyi okurken hangi sütünü okuduğumu sezdiğinden midir anlamadım, okuduğum her habere yorum yapıyordu. Dayanamadım sordum. “Otuz beş yıldır burada bekleyenler gazetemi isterler. Meleke oldu artık” diye cevap verdi. Sonrasında “avukat mısın, memleket nere” diye sohbet sürüp gitti. Bahsi geçen anısını bana o zaman anlattı. İlk çağrışımları da az önceki gibi oldu. Bir de amcamızla çok rahat sohbet edebildiğimi gördüm. Şakalaşıp gülüşüyorduk. Babam kadar yaşlıydı. Babam; ne eksik ne fazla, tamı tamına amcamız kadar eskilerin deyimiyle musahip olsa da bazen babamla bir generalle konuşan erbaş gibi konuşuyorum. Amcamızla akran gibiyim. Acaba amcamız babam olsaydı.
Tanışmamızdan bir zaman sonra bana yüklü bir miras kaldı. Adliyede iş takipçiliğini ve hatta uzun bir süre üniversiteyi bıraktım. Doğal olarak amcamızla ilişkimizin azalması gerekirdi. Ama kendi kendime sordum bir kere…
Otururken bacaklarını birleştirince göbeği yukarı kalkıyor ve ciğerlerini sıkıştırıp nefes darlığı çektiriyor. Zaten otobüsün içi havasız. Sağındaki yolcu, koltuğundan kalkınca bacaklarının arasını açmıştı ki; kahramanımız boşalan koltuğa yöneldi. Şimdi daha fazla darlık çekecek. Keza kahramanımızın sol kolunda, yani amcamız tarafında bağlı duran şey, amcamızın soluna doğru kaykılmasına neden oluyordu. Amcamızın ürktüğünü anlamış olacak ki kahramanımız sol kolunu kucağına çekti. Yine de kendi yüzü için tehlikeli olabileceğinden ister istemez kolunu hem önünde hem solunda tutmaya mecburdu.
Babam kadar musahip olan amcamızın böyle tuhaf bir delikanlı ile yolculuklarının sonuna kadar sohbet etmemesi düşünülemezdi.
- Hayvancağızı eline alsaydın. Ya da ne bileyim bir kutuda taşısaydın. Otobüs kalabalık. Ya birini gagalarsa, diyerek rahatsızlığını belli etti. Birilerinin yukarıdan kestiği damarlar yüzünden şimdilik ilk kez karşılaşmış iki kişiydiler. Damarlar kesilince kanın sıcaklığı hissedildi.
Amcamızın söylenmesi üzerine diğer yolcular da homurdanmaya başladılar. “Evet kardeşim, ne işi var otobüste tavuğun.”, “şöförün izin vermemesi gerekir aslında”, “halk otobüsü işte.”
- Ağır geliyor diye tavuğa böyle eziyet edilmez. Ayrıca tedirgin oluyorum, sakın ürküp tirtmesin, diye ekledi amcamız. Diğer yolculardan cesaret almıştı.
Kahramanımız daha fazla suskun kalamayarak.
- Tavuk değil yarka. Benden başkasını gagalamadı henüz. Alışmıştır, dedi
Yanında boşalan koltuğa oğlu oturunca; şehrimizin de köyü kadar küçük olduğunu zannetti. Kahramanımız için zannedildiği kadar küçük değildi. Bindikleri otobüs dahi karşılaşamayacakları kadar büyüktü.
Hasret giderdiler ve bir süre birbirlerinin şaşkın soruları eşliğinde sohbet ettiler. Sonrasında babası;
- Sacın tavı geldi hamur bitti, geçim tavı geldi ömür bitti . Ne işim olur bundan sonra tarlayla. Evlat yoksa vatanın bir değeri mi var? Beş ay sonra da emekli olacağım, dedi. Yorgunluğu cümlelerine vuruyordu.
Kahramanımız, bu karardan duyduğu memnuniyeti babasına, ancak gülümseyerek gösterebildi. Her daim üzerinde oturup kahve yudumlama zevkini tattığı yementiyi babasının kucağında görünce;
- Hani valiz maliz hiçbir şey yok yanında? Diye sordu
Babası sanki elinde bir şey varmış da aniden kayboluvermiş gibi iki eline şöyle bir baktı;
- Tabak çanak bir sürü şey. Alırız buradan yenilerini. Geri kalan ne varsa pikapa yükledim, Nusret ağabeyin hafta sonuna getirecek. Bir tek döşeğimi getirdim yanımda.
- İyi kaybolmamışsın, doğru otobüse binmişsin.
- Otogarda semti sordum. Bu otobüs doğrudan geliyormuş. Karşılaşmasak evi epey arayacaktım. Kaydından hatırladığım kadarıyla arar bulurum zannettim ama hava kararınca bayağı korktum, dedi ve tanımadığımız eşinin, hayali koynundaymışçasına huzurlu bir nefes aldıktan sonra kaşlarıyla kahramanımızın elini işaret edip;
- Elindeki tavuk nedir? Diye sordu.
Diğer yolcular da homurdanmaya başladılar. “Evet kardeşim, ne işi var otobüste tavuğun”, “şöförün izin vermemesi gerekir aslında”, “halk otobüsü işte”
Kahramanımız da kalabalığın hafif sert tepkisine cevap vermek için;
- Tavuk değil yarka. Benden başkasını gagalamadı henüz. Alışmıştır, dedi. Devamında babasına dönüp ekmeklerin artıp bayatladığını, bu yüzden balkonda tavuk yetiştirmeye karar verdiğini, yarkayı hayvan pazarından aldığını, üç hat değiştirdiğini her defasında aynı tepkilerle karşılaştığını anlattı. “Öyle ya yürüse miydin” diyerek, babası da kahramanımızı kolladı.
Amcamız;
- Ağır geliyor diye mi bağladın hayvanı koluna, diye sordu.
Kahramanımız, birilerinin yukarıdan kurduğu karmaşık ve çapraşık bağlar sayesinde varlığını sorgulayamadığı bir sıcaklık hissetti. Kesilen damarda hala kan dolaşıyordu.
- Okuyordum. Üç yıldır okula devam etmiyorum. Babam ölünce yüklü bir miras kaldı. Okumaya gerek olmadığını düşünüyorum.
Amcamız, çok uzun bir hikaye anlatılacağını düşünerek hemen söze girdi.
- Hayvanı neden koluna bağladığını sordum evlat. Bin ah işiteceğimi bilsem sormazdım. Kan gülümsetmişti. Kahramanımız;
- Özgürlüğe karşı koyamadım. Bundan üç sene önce, nasıl denir; hızımı alamadım. Eroin, esrar varın gerisini siz hesap edin. Uyuşturucuya para harcamaktan çulsuz kalınca okuldan arkadaşlar sağolsun AMATEM’e yatırdılar, diyerek yine bildiğini okudu.
Sonrasında AMATEM’den bugün taburcu olduğunu, doğrudan hayvan pazarına gidip yarkayı aldığını, oradan beridir değiştirdiği üçüncü hat olduğunu, her defasında aynı tepkilerle karşılaştığını anlattı.
- Öyle ya yürüse miydin? Diye arka çıktı amcamız. Kan yumuşattı.
“Neden koluna bağladığına cevap verecek misin?”
- Köyde bir ilkokul arkadaşım; yılan sokarsa, ısırılan yere tavuk bastırılması gerektiğini söylemişti. Tavuk zehri çekip ölüyormuş. Ben de vücudumdaki zehri çeksin diye bağladım.
Amcamız, bir müddet kahramanımızın yüzüne, şaşırdığını da aksettirecek şekilde gülümsedikten sonra;
- Tavuk zehri çekip ölüyor muymuş? Allah iyiliğini versin delikanlı. Bir yaşıma daha girdim, dedi ve ekledi. “İğneyi bu koluna mı vuruyordun?
- Evet.
- İğne deliğiden ne soğuracak hayvan?
- Zaten iğne delikleri kapandı. Sürekli vurduğum yerler zayıftır. En rahat oradan emer. Ne yapayım yani? Toplu iğneyle delip genişleteyim mi? Dedi kahramanımız gülerek.
Amcamız da güldü.
- Sen böyle deyince aklıma ne geldi. Buhari Çetinkarya… Tanır mısın?
Kahramanımız, söylerken ağızda bir avuç çakıl taşı çiğneniyormuş hissi uyandıran ismi içinden tekrarlamaya çalışarak ve yadırgayarak.
- Hayır tanımıyorum, dedi
“Nasıl tanımazsın seni ben yarattım” diyeceğimi düşünenler daha fazla yanılmasın. Meselenin bendeki kısmı; tanımasını istemiyor olmam. Zaten bu tavrım her şeyi yönetiyor. Tanımasını isteseydim tek yapmam gereken, “hayır tanımıyorum” yerine “evet tanıyorum yazmak olurdu. Beni aşan kısmı; kahramanıma irade bahşetmiş olmam. Evet deseydi; hayır derken olduğu kadar özgür olamayacaktı. Seçeneklerden herhangi birini seçmeye onu zorlayamıyorum. İradesini kendi yönetiyor. Her iki hal de şimdilik benim kontrolüm altında. Ama ne olursa olsun kahramanımı seviyorum ve varlığını ona bağışlıyorum. Beni tanımasa da bu hikâyenin burada bitmesini istemiyorum. Böyle olduğu için var ettiğim ve ben var ettiğim için böyle olan kahramanımın iradesini önemsemeyi tanrımdan öğrendim. Keşke her tanrı benim gibi olsa.
- Keşkeyi ekmişler hala bitmemiş.
Bazen de taşı gediğine koyuyor ya… Neyse şimdilik boş verelim ve devam edelim
- Kime dedin.
- Önemli değil tanrıyla konuşuyordum.
Amcamız gülümsemek istedi ama verilen cevabın tonlamasından ve kahramanımızın tavrından ciddi olduğu anlaşılıyordu. Böyle bir cevap ancak şakayla söylenebilirdi. İlk yolu; imkansız bir eylemde bulunduğunu söylemek, ikinci yolu; her an duraklamaksızın yapılanı söylemektir. Kahramanımız için nefes alıyorum nevinden bir cevaptı. Amcamız gökyüzünü dikiyorum gibi anladı ve şaşırdı.
- Tanrıyla mı? Eroinin etkileri mi bunlar?
Kahramanımız kolundaki yarkaya boş boş baktı. Her ne kadar bu mevzuyu kendisi açmış olsa da eroin üzerine daha fazla konuşmak istemiyordu.
- Turabi Murabi bir şey diyordun. Dedi.
Amcamız talihsiz bir soru sorduğunu hemen anlayıp meseleye döndü.
- Hah! Evet. Pirosmani’nin Gözü diye bir hikayesi vardır. Kahramanın kız kardeşini yılan ısırır. Anlatıcı da ısırık yarasından kanı emmeye çalışır. Zehrin hızla tüm vücuda yayılmasına karşın deliklerden kanı emmek zor olur. O da çakıyla her iki diş izinin arasını yarar ama beceremeyip derin bir yara açar… diye uzun uzun anlatırken kahramanımız sıkıldığını belli edercesine
- Fırsat bulursam okuyacağım, dedi
- Bence daha fazla eziyet etme garibana. Ürkmüş zavallı, hareket de edemiyor.
- Faydası olmasa eziyet etmezdim. Hiç mi et yemedin. Hiç mi kan vermedin.
Kan içten, candan gelmişti. Amcamız, nasihat edebileceğine kanaat getirerek;
- Ne faydası olacak birisinden duymuşsun diye. Hiç olur mu öyle şey. Sen sadece şükret, kurtarmış seni, dedi ve ilk gelecek tepkiyi doğru değerlendirmesi gerektiğini düşündü.
- Kurtuldum diye şükredeceğim de çektiklerimin hesabını kimden soracağım.
Burada benim araya girmem gerekiyor.
Çektiklerinin hesabını benden soramazsın. Seni yazıyor olmamın tek sebebi böyle bir genç olman. Mutlu, mesut bir kahramanı yazmadım ki bugüne kadar. Her birinin bir derdi vardı. Ama hepsini kurtarmadım. Bana nasıl muamele edildiyse, sana öyle muamele ettim.
Amcamız da benden taraf çıkacak. Çünkü bir destekçiye ihtiyaç duydum. Bunu ben istedim.
- O yazmayı sever. Yazmaktan lezzet duyar. Seni yazmasaydı var olmayacaktın. Sen yaşadıklarını tercih etmiş bir delikanlısın. Yoklukta, tamamıyla özgür olan iradenle her şeyi sen seçtin. Senin yokluktaki hikayeni yazmayı, seni var etmeyi düşündü. Yakalandığın illetten seni kurtarana kadar senin seçtiklerini, seçtiği ayrıntılarla sana yaşattı. Yoksa yazar mıydı?
Benden taraf çıkmasını istedim ama bazı yanlış tespitleri dile getirmesine müdahale edemedim. Yazmayı sevdiğimi söyleyemem. Amcamıza bunu hiç söylemedim. Nasıl böyle bir tespit yaptı bilemiyorum. Yazmaktan sıkılıyorum. Yazarken lezzet duymuyorum. Yazma gücümün kaynağı kesilsin, kurusun istiyorum. Anlatamayacağım bir sebeple buna zorlanıyorum. Bu işkenceyi çekiyor olmaktan memnun değilim. Keşke ben de başkaları gibi yazmaktan zevk alsaydım. Ama haz duyulan bir yazma eylemini hayal dahi edemiyorum. Bu yüzden benim için yazmakla yaşamak aynı kapıya çıkıyor. Beni kahramanımıza yanlış tanıtıyor.
Evet, hikayemizi yazmaya karar verdiğimde kahramanımızı yoklukta epey aradım. Hikayesi yazılıyorken de tam anlamıyla var değildi. Sonlanana kadar kahramanımızı yokluktan çekip çıkarmakta fazlasıyla zorlandım.
- Evet yaşamakla aynı kapıya çıkıyor.
- Babamı o seçti. Benimle ilgili bir ayrıntı. Beni yazabilmesi için bana bir baba bulmalıydı. Babamı öldürmeseydi tüm bunları yaşamayacaktım.
Kan çekti…
Ben senin babanım.
Amcamızın yukarıdaki ifadesine konuşma çizgisi koymadım. Bunu bilen bir çocuğa babası böyle söylemez. Her baba yokluktaki özgür iradeyle sürekli bu ifadeyi dile getirmektedir. Amcamız, kahramanımızın babası. Babasının kim olduğunu ben söylerim ve kahramanım buna itiraz edemez. Amcamızı, babası olarak kabul etmeyip bir başka adamı baba diye gösterseydi bana itiraz etmiş mi olacaktı? Annesinin olmadığını söyledim gıkı çıkmadı.
Çoktan yazılmış ve bitmiş bir hikayeyi yaşıyorlar. Onlar şimdilik bu hikayenin kahramanları. Nelerin yazıldığını an be an öğreniyorlar. Hikayemiz bittiğinde benim gibi hikayemizin yazarı olacaklar. Sonrasında neler olacağını bilecekler. İlk satırlarda hikayemizin sonunu görecekler. Babası ölmemiş miydi? Evet hikayesi bitmiş bir adama öldü diyoruz. Tanrı bunu biz doğar doğmaz söylüyor.
Kahramanımız benim.
Şimdi çektiklerinin hesabını kimden soracaksın. Sen oldum ve bana söylüyorum. “Bana çektirdiklerinin hesabını vermekten nasıl kaçacaksın.” Kendimi senden kurtardım. Ben yaptım. Ben yazdım. Ben istedim.
Onu hikayemizin herhangi bir anında yarattım. Hikayemizin her anında onu kurtarıp kendim yaptım. Onu yokluktan çekip çıkardım ve varlık iradesi bahşettim. Yokluğundaki kadar özgür olduğunu sandı. Bana akıl verdi. Bana laf çarptı. Ama iradesinin, elimde ne kadar aciz olduğunu bilmiyor. Sizlerin nezdinde “beni” küçük düşürdüm. “Kendim” şimdi “ben” oldu. Şu kadarlık tanrılığımla kendimden başka ne yaratabilirdim. Tanrısal açıdan baktım kendimden başka hiçbir şey göremedim. Kendimi harap edip, kendime kızıp, kendimi kurtaramaz mıyım?
Hikayemizin her anında benim peşimden koştukça kendi hikayesinin her anına yayıldı. Kendisine doğru büküldü. Sivri olmayan ucuna batmak için canhıraş bir şekilde koşunca göz yanılgısı yarattı. Şimdi onun hikayesine baktığımızda hızla dönen çemberi görüyoruz. Ben, bu çemberin üzerindeki her noktadayım. Kahramanımız, çember üzerinde kendi ucunu bulamayacak durumda. Babası, annesi ve kız kardeşi ile ilgili ne söylediğimizi ne söyleyeceğimizi bilemiyoruz. Hiçbir noktayı seçemiyoruz. Ayrıntılar birbirine karıştı. Gök kuşağının bariz yedi rengi saydamlaştı. Renk skalası kap kara kesildi.
İflah olma iradesini ona mı bıraksaydım. Beni tanımıyor ama bir yarkadan medet umuyor. Öyleyse ona göre bu hikayeyi yarka yönetiyor. Çuvaldızın orta yerine parmağımı bastırıyorum. Amcamız kahramanımızın babası. Kahramanımız benim. Amcamız babam olsa böyle olacaktı.
- Eve gidince kız kardeşini arayalım bugün yaş günü. Annen de yemeği hazır etmiştir inşallah. Kurt gibi açım.
Kahramanımız babasıyla beraber eve geldi. Annesinin kapıyı açması üzerine tüm apartmana buğulanmış balık kokusu yayıldı. Yol boyunca kahramanımızın elinde, ayakları bağlı, tepetaklak halde yolculuk eden yarka, henüz kendisine bir kümes hazırlanmadığı için bağlı olarak balkona bırakıldı. Bugünlük gıdası; arpa şehriyesi. Yarına amcamız, çarşıya gidip tavuk yemi alacak.
Yemekten sonra amcamız ve kahramanımız bir pastaneye oturdular. Evin hanımı, yemekten artan bulaşıkları yıkadıktan sonra katılacaktı. Pastaneden dönüşte geç olabileceği, yorgunluk ve bastıran uykuyla yıkamaya üşenebileceğini düşünüyordu. İşte sana mutlu ve sıradan bir kahraman. Seni yazdığım için yazdım. Seni yazmasaydım anneni yazmayacaktım.
- Unutma, babamı da sen yazdın. Daha doğrusu yazmaya kalkıştın eline yüzüne bulaştırdın.
Bu “yanıtım” beni çok kızdırdı. Az evvel zehir soğuracak diye koluna yarka bağlamıyor muydun? Acınacak haldeydin. Yardımı benden dilemesen de sana yardım ettim. Ailen ve sen… Hiç biriniz bilmiyorsunuz. Önceden çok bahtsız bir hikayeniz vardı. Bu hatırayı içinize yerleştirirdim, siz de şimdiki halinize ve bir birinize bakıp zenginliğiniz için bana minnet duyardınız. Yapmadım. Sana böyle bir zehir enjekte etmedim. İçindeki zehri ben soğuruyorum, seni kollayan benim.
Anneleri de katılınca küçük kızlarının doğum gününü, onun gıyabında kutladılar. Kız kardeşini hiç yazmayacağım. Onunla ilgili hiçbir ayrıntı vermeyeceğim. Çünkü hayatından çok memnun. Onu yokluktan sadece bu kadarıyla çıkaracağım. Gerisi yok kalmaya devam edecek.
O gece yatmaya yakın babası, kendisi için yatak hazırlayan eşinden telaş yaratacak inlemelerle kolonya getirmesini istedi. Kolonya getirmek yerine kocasının ellerini ovuşturmayı tercih eden evin hanımı, aynı isteği kahramanımıza iletti. Haliyle kahramanımız telaş ve panik içerisinde babasına kolonya getirdi. Uyumaya hazırlanıyorlardı ki; durum her üçünü de bir süreliğine ayılttı. Kahramanımız, bütün bir kolonyayı plastik şişeyi sıkarak ve yukarı aşağı kontrolsüzce sallayarak babasının ellerine boca etti. Babası abdest alır gibi avuçlarındaki kolonyayı yüzüne çarpıyordu. Heyecanlar yatışınca uyku sersemliğinden doğan sarhoşluk, tekrar etkisini göstermeye başladı. Halin vahametini kavrayamayarak uykuya daldılar.
Ertesi sabah, tedirginlik yaratan hali için amcamıza fazla üstelemediler. “Bir şeyim yok terlemedim ki” diyerek geçiştiren amcamız, o gün sehpa kurmadı. Öğleye doğru “hava almak iyi gelir, hem yarkaya da yem almak gerek” bahanesiyle evden ayrıldı.
Yeterince önemsemediler ama o gece yaşanan basbayağı bir krizdi. Kalp son bir kez uyarmıştı. Çarşıdaki mobodan kahramanımızı arayan zabıta, babasının hastaneye kaldırıldığını haber verdi. Aslında pazar yerinde düşüp kalan amcamızın ölüm haberi aileye hastanede verildi.
Kahramanımız tercihini yaptı. Çuvaldızı çevirdi. Sivrilen uç, her seferinde hikayemizdeki herhangi bir noktaya bir tur atıp tekrar geri gelecek.
Yalnız şu hayvancağız olmasaydı kendime daha paralel bir hayat kurabilirdim. Şimdilik paralel görünse de hayatlarımız, sonsuzluğun bir noktasında kesişecek ve bu kesişme pek fena olacak. Kesişim, çuvaldızın iki zıt ucu gibi aynı anda aynı noktada olmayacak. Parmağımı bastırmam gereken orta yerde kesişme yaşanacak ve felaket kopacak. O zaman nasıl bir hesap vereceğim bilemiyorum.
Aynı anda iki tele birden tünemeyi başaran kumru gibi paralelliğe nasıl tünedi çözemedim. Halbuki ben yazdım. Acaba yazmasa mıydım? Melek tavusu yaratmasa ben de yazmayacaktım. Madem beni kahramanımdan daha iyi tanıyor ve sessizce hikayenin sonunu bekliyor. Madem onun gibi “tanımıyorum” demiyor. Madem kahramanım yardımı ondan bekliyor ve hikayesini bir yarkanın yönettiğini zannediyor. Ben de Çetinkarya olarak hikayemizin idaresini çetin bir yarkaya bıraktım. Hikayemizin en başına kendimi değil onu yazdım. Ne yapayım? Kahramanımızın koluna bir tavus kuşu bağlayamazdım. Gücüm ancak bir yarka yaratmaya yetti. İtiraf edeyim bir tavus kuşu ile bu kadar baş edemeyebilirdim.
Misina dolandı. Oysa babamızı yazan hikaye bundan daha karmaşık. Ölene kadar sabredin çözeceğim.
B. ÇETİNKARYA

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder